Andulasyon

Enerji Kaynağı

Andulasyon tedavisi süresince mekanik bir biçimde tetiklenen spesifik titreşimler ile kızıl ve kızılötesi ışınlar birlikte kullanılır. Evrensel olarak sağlığın geliştirilmesi bağlamında farklı enerji türlerinin kullanımını içeren tedaviler uygulanmaktadır. Bunlara “biyofiziksel tedavi” adı verilir. Isı, kızılötesi radyasyon, titreşimler, ultrasonik veya infrasonik ses, ultraviyole ışın, elektrik akımları, laser ışınları ve manyetik alanlar; hastaların fiziksel fonksiyonlarını düzeltmenin ve artırmanın yanında ağrı gibi çok sayıda ikincil problemin de azaltılması amacıyla uygulanabilir. Söz konusu biyofiziksel terapiler, bazı durumlarda hücre metabolizmasını stimüle ederken, çoğu zaman da rejenerasyon sürecini hızlandırırlar. Bu özel ve eşsiz andulasyon tekniği kullanılırken yöneltimli ve düşük frekanslı titreşimler uygulanır. Dahası, bu titreşimlerin amplitüdleri ve frekansları stokastik bir biçimde modüle edilir. Kızıl ve kızılötesi ışınlar, titreşimlerin etkisini artıracak şekilde derin bir ısı üretirler.


Titreşimler – nasıl çalışırlar?

Cildimiz birkaç milyon farklı algısal hücreye ev sahipliği yapmaktadır. Bu hücreler her türlü enerjiyi toplayıp algılayabilmektedir (ışık, soğuk, ısı, basınç vb.). Titreşimler cilde penetre ettikleri zaman Pacini ve Meissner parçacıkları adı verilen özel algı hücreleri uyarılır. Söz konusu hücreler, titreşimler tarafından – ve doğada farklı titreşim türleri mevcuttur – tetiklendiklerinde “eylem potansiyeli” olarak adlandırabileceğimiz bir elektrik itkisi meydana getirirler. Sonrasında ise bu elektrik itkisi, geniş A-beta (Aβ) algı hücreleri aracılığıyla uyaranın “hoş” bir his olarak tanınacağı beyine iletilir.


Ağrı ile savaşmak

Geçit Sistem

Beyin, andulasyon titreşimlerini hoş bir his olarak algılar ancak aynı zamanda ağrıyı da ayırt eder. Ciltte bulunan ve ağrı hissiyatına karşı hassas olan özel sinir hücreleri, ağrıya sebebiyet veren uyarıcıları kaydederler. Kütanöz ağrı hissiyatına karşı hassas olan hücreler uyarıldıkları zaman, yine beyne, omurilik yoluyla iletilen elektriksel bir ağrı eylem potansiyeli üretilir. Bununla birlikte ve yukarıda bahsedilen hoş hislerin aksine, ince A-delta (Aδ) sinir demetleri ve C-lifleri aracılığıyla beyne iletilen elektriksel ağrı itkilerinin yolculuğu daha yavaş bir biçimde gerçekleşir. Bir başka deyişle; beyin hoş ve zevk veren enformasyonu (andulasyon) hoş olmayan, nahoş hissiyatlara (ağrı) kıyasla daha hızlı bir biçimde alır.

Geçit sistemi (“Geçit Kontrolü”)

Omurilik, sürekli olarak beyne iletilmesi gereken farklı sinir itkileri bombardımanına tutulmaktadır. Hem andulasyon titreşimlerinden, hem de ağrı hislerinden ileri gelen uyaranların omurilikten aynı anda geçmesi gerekmektedir. Ancak bu, farklı hızlarda gerçekleşen bir durumdur. Hoş hislerden kaynaklanan eylem potansiyellerinin, ağrı hislerinden kaynaklanan eylem potansiyellerinden daha hızlı iletimini sağlayacak bir “geçit sistemi” mevcuttur. Bu durum, T-hücreleri veya iletim hücreleri adı verilen yapılar aracılığıyla mümkün kılınmaktadır. Adı geçen hücreler trafik polislerine benzetilebilir; hoşa giden, zevk ve mutluluk veren duyumsal uyarıcılara (daha hızlı olan A-beta sinir lifleri aracılığıyla), ağrı hissi uyarıcılarından gelen enformasyon (daha yavaş bir iletim süreci sağlayan A-delta ve C-sinir lifleri aracılığıyla) karşısında öncelik tanınır. Bu etki, andulasyonun ağrı dindirici etkisidir.

Omurilikte bulunan geçit sistemi ilgili enformasyonu bir filtreden geçirdiğinden, andulasyon titreşimleri tarafından oluşturulan hoş hissiyatın (Aβ) iletişimine öncelik verilir. “Geçit”, hoş olmayan hisler uyandıran itkilerin (Aδ and C) yüksek beyin merkezlerine hoş hisler uyandıran itkilerin ulaştığı kadar hızlı bir biçimde ulaşmasına izin vermez. Geçit, bazı durumlarda hoşa gitmeyen hisler uyandıran enformasyonun geçişini engelleyebilir bile. Bu, andulasyonun ağrı dindirici özelliğini ve ağrının ortadan kalkma nedenini açıklamaktadır.


Endorfinler

Her halükarda, andulasyonun düzenli bir biçimde uygulanması gerekmektedir. Andulasyon titreşimleri vücut tarafından algılanmadığı zaman, T-hücreleri dinlenme durumuna geçerler. Bir başka deyişle, gelen enformasyon polisler tarafından ayırt edilmeksizin alınmaya başlar. İletimi yavaş bir biçimde gerçekleşen ağrı enformasyonun geçişi (Aδ ve C-lifleri aracılığıyla) vuku bulur ve ağrılar yeniden başlar. Hayatımızda gerçekleştirdiğimiz herhangi bir aktiviteye alıştığımız zaman, söz konusu aktivite “özel” olma niteliğini kaybeder. Buna bağlı olarak meşguliyetler, uğraşlar ve eylemler zamanla rutine binerek genellikle “monoton” bir nitelik kazanır. Dolayısıyla uyarıcı etkileri ve nüfuzları da giderek kaybolur.
Vücudumuzdaki pek çok fizyolojik süreç, aynı biçimde evrimleşir. Bu konuda yaygın olarak bilinen bir örnek, düzenli olarak alınan bir ağrı kesicinin etkisinin zamanla kaybolmasıdır. Andulasyon teknolojisi, alışkanlıktan kaynaklanan bu tarz bir problemi önlemek adına profesyonelce tasarlanmış bir sisteme sahiptir. Andulasyon süresince mekanik titreşimlerin amplitüdü ve/veya frekansı, belirli zaman aralıkları içinde sürekli bir biçimde değişmektedir. Bu sistem, cildimizde bulunan algı hücrelerini stokastik olarak ayarlanan titreşimler aracılığıyla stimüle eder ve özdeş ile monoton titreşimler tarafından gerçekleşecek bir stimülasyon sürecine engel olur. Bu itibarla vücudumuz sürekli olarak hoşa giden, mutluluk veren duyumsal enformasyona maruz kalmak suretiyle ağrı dindirimi etkilerinin kalıcı olmasına olanak tanır. Dolayısıyla, andulasyonun düzenli olarak ve yeterli bir süre boyunca (yaklaşık 20 dakika) kullanılması gerekmektedir. Bu durum, vücudun kendi morfin türevi olan endorfin salınımı ile sonuçlanmaktadır. Söz konusu hormonlar uzun bir süre boyunca kan dolaşımında kalırlar (ortalama yarım gün). Endorfinlerin kesin, normal fizyolojik ve güvenli bir biçimde ağrı dindirimi sağladığı bilinmektedir. Söz konusu ağrı dindirimini geçit sisteminden daha etkin ve etkili bir şekilde gerçekleştirirler. Endorfinler uyuşturucu değildir! Örneğin; vücudun kendi hormonları olan bu maddelerin üretimi, triatlon sporcularının bu zorlu sporu yaparken gittikçe daha az ağrı ve daha çok haz hissetmelerinin nedenidir.


İyileştirilmiş Kan Dolaşımı

Pek çok kronik hastalık ağrıya neden olur ve yine pek çoğu, genellikle kan dolaşımının azalmasıyla ilişkilendirilir. Ağrı, ortosempatik (otonom) sinir sistemini aşırı bir biçimde uyararak kan damarlarında kontraksiyona ve kan akışının yavaşlamasına neden olur.
Kan arzı azaldıkça ağrı artar ve hareket etmesi gittikçe zorlanan hasta, baştakinden daha da fazla ağrı hissetmeye başlar. Bununla birlikte, ortosempatik sinir sistemi yeterli süre boyunca ve yoğunlukta stimüle edildiğinde ortosempatik sinyaller azalır, hatta engellenir (inhibisyon). Ardından ise tam tersi bir etki gözlemlenir: kan damarlarının genleşmesi (dilatasyon) ve artırılmış kan arzı. Andulasyon terapisi tarafından oluşturuan mekanik titreşimler aynı zamanda vertebral kolonlar aracılığıyla ortosempatik sinir sistemine ulaşırlar (paravertebral torakik ortosempatik gangliyon). Andulasyon titreşimlerinin uzun süreli uygulanımı (en az 20 dakika) sonucunda ortosempatik sinir sistemi tükenecek raddeye gelecek biçimde stimüle edilir. Buna bağlı olarak ta “post-eksitatör orto-sempatik inhibisyonu” olarak adlandırılan duruma ulaşılmış olur. Sonuç olarak, kan damarları artık dar değildir (vasokonstriksiyon), aksine genleşmişlerdir (vasodilatasyon) ve böylelikle, yeniden sağlıklı bir kan dolaşımını tesis etmiş olurlar. Andulasyon titreşimlerinin sürekli bir biçimde uygulanması aynı zamanda ağrı dindirimi sağlar. Kanın vücutta daha iyi bir biçimde sirküle edilmesi kan arzının artmasını, bu da metabolik süreçlerin ve rejenerasyon süreçlerinin daha iyi bir şekilde uyarılmasını sağlamış olur.

Andulasyon terapisini uygulayan Fibromiyalji (FM) hastaları da ağrılarının ve yorgunlukla ilgili şikayetlerinin zamanla hissedilir bir biçimde azaldığını tecrübe etmektedirler. Bilim insanları, söz konusu şikayetlerin, damarların ve arterlerin birleştiği ekstremite bölgelerinde meydana gelen bozulmuş ortosempatik inervasyon nedeniyle gerçekleştiğini düşünmektedirler (arteriyovenöz yol/hat değişimi – Albrecht, 2013). Yoğun ortosempatik inervasyon, kan damarlarının daralarak kan akışının azalmasına ve ağrının meydana gelmesine neden olur. Andulasyon seanslarının uzun bir süre boyunca devam etmesi, titreşimlerin ortosempatik (otonom) sinir sistemi üzerinde engelleyici bir etkiye sebep olması sonucunu doğurur. Bu durum, andulasyonun FM hastaları üzerindeki kan arzını artırıcı ve ağrı dindirici etkilerini açıklayabilir.


Kızıl ve kızılötesi ışın uygulaması

Cildimiz, ışık için adeta bir “pencere” görevi görür. Bunun anlamı, kızıl ve kızılötesi ışınların cildimizi kolayca penetre edebilmeleridir (diğer tüm renklerden daha iyi bir şekilde). Kızılötesi ışınların hoşa giden bir ısı ürettiği yaygın bir biçimde bilinen bir gerçektir. Söz konusu ısı aynı zamanda daha derinlerde bulunan yapılara da erişebildiğinden, andulasyonun etkileri de aynı ölçüde etkin olacaktır. Aynı nedenlerden dolayı bu derin ısının bağ dokularda bulunan kolajen proteinleri üzerinde de büyük bir etkisi vardır. Bu etki sonucunda eklemlerimizin ve tendonlarımızın esnekliği artarken bir de daha yumuşak bir yapıya kavuşurlar.


Kolajenöz proteinlerin piezoelektriksel nitelikleri aracılığıyla rejenerasyon.

Andulasyon titreşimleri ağrı dindirimi sağlar ve kan dolaşımını iyileştirir/hızlandırır/artırır. Ancak bu biyofiziksel teknik aynı zamanda hücrenin etrafında bulunan elektriksel alanı da değiştirmektedir. Buna bağlı olarak hücre fonksiyonlarının üzerinde arzulanıldığı şekilde etkide bulunulabilir. Sayısız biyofiziksel teknik uygulamanın üzerine inşa edildiği başlıca unsur, bedenimizin pek çok küçük elektrik ve elektromanyetik yapı ve mekanizmadan oluşmuş, elektrik açısından iletken bir sistem olduğu gerçeğidir. Andulasyon teknolojisinin çekirdek mekanizması, mekanik titreşimlerin mikro elektrik akımlarına dönüştürülmesidir. Söz konusu piezoelektrik fenomeni, 1880 dolaylarında Pierre ve Jacques Curie tarafından keşfedilmiştir. Örneğin; bir kuvars kristali basınç veya diğer küçültücü ve/veya genişletici kuvvetler tarafından deforme edildiği zaman mikro elektrik akımları üretir. Bunun tersine, kristal aynı zamanda kendi çevresinde bir elektrik alanı oluştuğu zaman da deforme olmaktadır. Kolajen lifleri, adı geçen piezoelektrik niteliklere sahiptir. Dolayısıyla kolajenler, deforme oldukları zaman mikro potansiyeller geliştirirler ve rejenerasyon fonksiyonlarını olumlu bir şekilde etkilerler. Kolajen, tendonlardaki, eklemlerdeki ve kemik dokularındaki bağ dokuda bulunan temel protein türü olup bunların mekanik niteliklerinden sorumludur. Mekanik olarak endüklenen andulasyon titreşimlerine maruz kalan kolajen lifleri, başarılı bir biçimde küçülüp genişleyerek aralıksız olarak mikro elektrik akımları üretir. Üretilen bu mikro potansiyeller ise rejenerasyon süreçlerini hızlandırmanın yanında kolajen liflerinin üretimine de destek olurlar. Dahası, bu potansiyellerin; kasların, tendonların, bağ dokunun, eklem kapsüllerinin ve kemik dokularının gelişimi ve rejenerasyonu (kırıklar, çatlaklar vb) bağlamında olumlu ve kanıtlanmış etkileri bulunmaktadır.

Vücudun enerjisi – ATP

Andulasyon süreci kapsamında mekanik olarak endüklenen titreşimler, vücuda penetre ederler. Bu titreşimler, ters piezoelektrik fenomeni aracılığıyla mikro akımların üretilmesi suretiyle kolajen liflerini deforme ederler. Adı geçen mikro potansiyeller aynı zamanda hücrelere takviye enerji de sağlarlar. Yapılan araştırmalar, bu çeşit mikro elektrik potansiyellerinin, adenozin trifosfat (ATP) molekülleri olarak adlandırılan enerji moleküllerinin miktarında ciddi ölçüde bir artışa neden olduğunu göstermektedir (Cheng N., Van Hoof H., Bockx E. et al.,1982; Fukada E., Yasuda I., 1964; Minary-Jolandan M, Yu MF, 2009). Hücreler, moleküler enerjiyi (adenozin trifosfat molekülleri) üreten hücresel enerji santralleri konumunda olan mitokondri yapılarını içermektedir. ATP, tüm hücre fonksiyonlarını ve vücudun hayatta kalması kapsamında vazgeçilmez olan hücresel metabolik mekanizmaları yürüten bir enerji molekülüdür. Klinik gözlemlere göre vücudun iyileşmesi ile ilgili süreçlerin olumlu yönde etkilenmesi, ATP’nin stimülasyonuna yol açan harici bir stimülasyon unsuru ile ilişkilendirilmektedir: andulasyon titreşimleri.

Lenfatik sistem

Vasküler sistemle birlikte çalışan lenfatik sistem, vücudun sıvı denge sisteminin önemli bir bileşenini oluşturmaktadır. Kan damarları, renkleri dolayısıyla kolaylıkla gözlemlenebilirken, lenf damarları neredeyse tamamen şeffaf bir yapıya sahiptir. Bununla birlikte, çıplak gözle gözlemlenemez olmalarına karşın yine de vücudumuzda bulunurlar.

Lenf nodlarını içeren lenf damarlarının önemli bir kısmı boyun, kasık ve koltuk altı bölgelerinde bulunur. Bu lenf nodlarının biri veya tamamı alındığı zaman (örneğin bir ameliyat ile) hareket alanı önceden lenf damarlarıyla sınırlı olan sıvı artık özgürce dokuya, ait olmadığı bir yere girebilir. Bundan dolayı dokularda kademeli olarak biriken aşırı sıvı, bulunduğu yerde şişkinlik veya ödem oluşturur. Ödem, bir su baskınına benzetilebilir. Su baskınları da aşırı su fazlalığını içerir, ancak buna ek olarak sel suyu yüksek miktarlarda çamur da taşır. Benzer şekilde ödem de içinde yoğun derecede su taşımasının yanında protein de içermektedir.

Bu proteinler normal koşullar altında dokularda değil de, kanda ve lenf damarlarında bulunurlar. Kendilerini sıkı bir biçimde dokulara bağladıklarından ötürü bu proteinler, ödem oluşumunda önemli bir rol oynarlar. Proteinler tarafından gerçekleştirilen mevzu bahis “örme” işleminin direnci ve azmi zamanla artar. Bundan dolayı proteinlerin dokulardan en kısa sürede alınması büyük önem arz etmektedir zira dokunun içinde bırakılan proteinler zamanla bulundukları yerden “oynatılamaz” hale gelirler ve ilgili dokunun kalınlaşmasına yol açarlar. Proteinlerin doku içinden alınması yalnızca lenfatik sistem aracılığıyla gerçekleştirilebilir. Bu yüzden lenfatik sistemin önemli görevlerinden birisi de bu sıvıyı, taşıdığı atık ürünler (bakteriler dahil) ve protein ile birlikte vücuttan atmaktır. Atık ürünlerin ve proteinlerin, kan damarlarının duvarlarından geçemeyecek büyüklükte olmaları durumunda vasküler sistem bu fonksiyonunu yerine getiremez.

Lenf damarlarının özel yapısı; hücrelerin üst üste binmesi ve çevre dokulara esnemez liflerden oluşan “sicimler” aracılığıyla bağlanması sayesinde söz konusu sıvının, atık ürünlerin ve bunların içerdiği proteinlerin vücuttan atılmasına olanak tanımaktadır.

Böylece hücreler, dokunun hareketlerini takip ederler. Sıvı ve atık ürünler, doku içi basınç yükseldiği zaman lenf damarlarına girebilmektedirler. Lenf sıvısı ince lenf damarlarından daha geniş olanlara doğru geçiş yapar. Bunlar, damarın kasılarak lenf sıvısının ilerlemesini sağlayan elastik lifler ve kas liflerinin yanında daha az elastik olan ve bağ doku tabakasıyla çevrili hücrelerden oluşurlar. Bu damarlar aynı zamanda pek çok vanaya sahiptir. Bu vanalardan herhangi ikisinin arasında kalan alana “kompartıman” adı verilir. Vanalar sıvının akışı doğrultusunda konumlandırılmıştır ve kan damarlarında da olduğu üzere, sıvının yalnızca tek bir yöne doğru akmasına izin verirler.

Lenf sıvısının sevki, bir kompartımandan diğerine olacak şekilde gerçekleştirilir. Bir kompartıman dolduğu zaman damarın duvarları esnemeye başlayarak kasların refleksif olarak kasılmalarını sağlar. Bunun ardından lenf sıvısı vanalar aracılığıyla bir sonraki kompartımana geçiş yapar. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta, lenf akışının iyileştirilmesi amacıyla lenf damarlarına dışarıdan da harici bir baskı uygulanabiliyor olmasıdır. Andulasyonun önemi bundan kaynaklanmaktadır.

Nihayetinde, söz konusu geniş lenf damarları, taşıdıkları sıvıyı “lenf kolektörleri” adı verilen daha büyük damarlara tahliye ederler. Lenf kolektörleri lenf sıvısını, sıvının temizleneceği ve vücudun farklı bölgelerine dağılmış olan lenf nodlarına/lenf bezlerine/gangliyon’a taşırlar.

Bu işlemin ardından temizlenmiş lenf sıvısı dolaşım sisteminde yeniden sirkülasyona sokulur. Dokuda olması gereken miktardan fazla bulunan lenf sıvısının telafisi zor bir ödeme yol açması durumunda söz konusu sıvının, içerdiği zararlı atık ürünler ve proteinlerle birlikte en kısa sürede tahliye edilmesi gerekmektedir. Bu işlem, “manuel lenf tahliyesi” olarak bilinen oldukça spesifik bir masaj türü aracılığıyla gerçekleştirilir. Bu masaj türünün lenf akışını hızlandırdığı ve ödem oluşumunun engellenmesine yardımcı olduğu, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde kanıtlanmıştır.

Brüksel’de bulunan Free Üniversitesi’nde bir doktora tezinin parçası olarak yürütülen bir araştırmaya göre (Profesör P. Lievens danışmanlığında F. Pastouret) andulasyonun lenf akışı üzerindeki etkileri ciddi boyutlardadır; öyle ki bu yöntem, diğer yöntemlerle birlikte ödem oluşumunun önlenmesi kapsamında kullanılabilmektedir. Andulasyonun ödem oluşumunun engellenmesine etkisi bağlamında yürütülen çalışmalar devam etmektedir.


Meme kanseri / şişman kol sendromu (fat arm syndrome) – lenf sisteminin önemine dair bir örnek

Meme kanseri hastalarında ciddi ölçüde hafife alınan problemlerden biri; bazen “şişman kol” olarak ta bilinen lenf ödemidir. Bu durum, meme operasyonundan birkaç gün ila birkaç yıla kadar ortaya çıkabilen problemli bir şişkinlik olarak karakterize edilir.

Hasta, koltuk altındaki lenf bezlerinin alınması sonucu koldaki sıvının tahliye edilmesinde kullanılan kanalların bu durumla baş edememesinden ve bu nedenle lenfatik sıvının kolda birikmesi ile lenf ödemi geliştirir. Meme kanseri hastalarının %25-30’u bu çeşit bir “şişman kol”a sahiptir. Kolun şişmesinin aynı zamanda fiziksel sonuçları da bulunmaktadır; kolun hareket kabiliyeti azalır, kişi tuhaf bir hissiyata kapılır, yemek yapma, yıkanma gibi günlük faaliyetleri gerçekleştirmek zorlaşır, kol güçsüzleşir ve kolda ağrı hissi oluşur

Bu tarz bir şişkinlik oluşumundan kaçınmak veya böyle bir şişkinliği tedavi etmek adına bir fizyoterapist aracılığıyla özelleştirilmiş bir tedaviye ihtiyaç duyulmaktadır. İlgili tedavi, öncelikle lenf sıvısının lenf damarları aracılığıyla gerçekleştirilecek tahliye sürecini iyileştirmeyi hedeflemektedir. Bu tedavi, andulasyon ile desteklenebilir. 2013 yılında Roma’da gerçekleştirilen Uluslararası Lenfoloji Kongresi’nde F. Pastouret ve P. Lievens’in yaptıkları deneyler ve çalışmalar, bireylere andulasyon uygulandığı durumlarda lenfatik sıvının akışında ciddi ölçüde artış olduğunu ortaya koymuştur. Andulasyon, bu yolla diğer tedavi yöntemlerini desteklemekte, etkilerinin artmasına yardımcı olmakta ve olumlu sonuçlara daha hızlı bir biçimde ulaşılmasını sağlamaktadır.
Daha fazla bilgi için www.hhp-international.com/andullation


Daha fazla bilgi için bakınız

Albrecht PJ., Hou Q., Argoff CE., Storey JR., Wymer JP., Rice FL.
Fibromiyalji hastalarının palmar tüysüz derisindeki kutanöz arteriyol venül şantlarının (AVS) aşırı peptiderjik duyusal innervasyonu: yaygın derin doku ağrısı ve yorgunluğu için çıkarımlar.
Pain Medicine, 2013, 14(6):895-915Cheng N., Van Hoof H., Bockx E. et al.
The effects of electric currents on ATP generation, protein synthesis, and membrane transport of rat.
Clin Orthop Relat Res, 1982, 171:264-272

Friedman JR., Nunnari J.
Mitochondrial form and function.
Nature, 2014, 505:335

Fukada E., Yasusa I.
Kemiğin piezoelektrik etkisi üzerine.
Journal of the Physical Society of Japan, 1957, Volume 12 (issue 10):1158-1162

Fukada E., Yasuda I.
Kolajen’de piezoelektrik etki.
Journal of Applied Physics, 1964, 3:117-121

Griffin MJ.
İnsan Titreşimi El Kitabı.
Elsevier Academic Press, 2005

Melzack R., Wall P.D.
Ağrı Mekanizması: Yeni Bir Teori.
Science, 1965, volume 150:171–179

Minary-Jolandan M., Yu MF.
İzole bireysel tip I kolajen fibrillerinin nano ölçekli karakterizasyonu:
Polarizasyon ve piezoelektriklik.
Nanotechnology, 2009, 20 (8):085706 – doi: 10.1088/0957-4484/20/8/085706

Bookmark
Print with pictures